X
TR EN
Tamer Öztürk --- Sosyolog-Eğitimci Yazar

Tamer Öztürk --- Sosyolog-Eğitimci Yazar

EŞLERLE VE ÇOCUKLARLA KALİTELİ ZAMAN GEÇİRMEK NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?

Modern hayatın en büyük çelişkilerinden biri şu olabilir: Aynı evin içinde daha çok vakit geçiriyor gibi görünsek de, birbirimize gerçekten daha çok temas etmiyoruz. Aynı salonda oturup farklı ekranlara bakmak, aynı sofrada yemek yiyip zihnen başka yerlerde olmak, aynı günün içinde defalarca karşılaşıp aslında hiç “görüşmemek” artık çok tanıdık bir durum. Oysa aile dediğimiz yapı, yalnızca aynı çatı altında yaşamakla değil; paylaşılan dikkatle, duyulan merakla ve küçük anlara verilen değerle güçleniyor.

Kaliteli zaman denince çoğu insanın aklına uzun tatiller, büyük organizasyonlar ya da bütçe gerektiren etkinlikler geliyor. Halbuki araştırmalar, ilişkiyi güçlendiren şeyin çoğu zaman sürenin uzunluğu değil, etkileşimin niteliği olduğunu gösteriyor. Özellikle aile içi rutinler, ortak yemekler, günlük kısa sohbetler ve karşılıklı ilgi, hem eş ilişkisini hem de çocukların duygusal gelişimini anlamlı biçimde destekliyor.

Eşler açısından bakıldığında kaliteli zaman, ilişkinin “bakım çalışması” gibidir. Bir evlilik ya da uzun süreli birliktelik yalnızca büyük fedakârlıklarla değil, küçük ama düzenli temaslarla ayakta kalır. Gün içinde “Bugün nasılsın?”, “Toplantın nasıl geçti?”, “Bir çay içip biraz konuşalım mı?” gibi basit görünen temaslar, aslında duygusal yakınlığın omurgasını oluşturur. Gottman yaklaşımında bunlar “bağ kurma çağrıları” olarak ele alınır; partnerin küçük bir yakınlaşma girişimine dönmek, ilişki doyumuyla güçlü biçimde bağlantılıdır. Benzer şekilde, olumlu etkileşimlerin olumsuz etkileşimlere baskın olması ilişki sağlığı açısından önemlidir.

Gündelik hayattan çok basit bir örnek verelim: Akşam işten gelen bir eş, diğerine “Bugün çok yoruldum” dediğinde aslında yalnızca bilgi vermiyor olabilir; çoğu zaman anlaşılmak, görülmek ve biraz yakınlık istemektedir. Buna verilecek “Ben de çok yoğundum” şeklindeki kapatıcı bir cevapla, “Gel, önce bir oturalım, anlat” gibi kapsayıcı bir cevap arasında büyük fark vardır. İlkinde konuşma kapanır, ikincisinde bağ kurulur. İlişkiler çoğu zaman büyük krizlerle değil, bu küçük temasların ihmal edilmesiyle zayıflar.

Çocuklarla kaliteli zaman konusunda da benzer bir yanılgı vardır: Pek çok anne baba çocukları için yeterince “çok şey yapamadığını” düşünür. Oysa çocukların her zaman pahalı oyuncaklara, sürekli dışarı çıkmaya ya da kesintisiz eğlenceye ihtiyacı yoktur. Onlar için asıl besleyici olan şey, bir yetişkinin dikkatini gerçekten üzerlerinde hissetmektir. Birlikte kurulan bir cümle, yere oturup oynanan on dakikalık bir oyun, okuldan geldikten sonra göz temasıyla dinlenmek, akşam yatmadan önce edilen kısa bir sohbet bile çocuk için duygusal güven kaynağı olabilir. Ebeveyn-çocuk ilişkisinin güçlü olması, erken çocuklukta sosyal ve duygusal gelişim açısından temel bir koruyucu unsur olarak görülüyor.

Aile içi ortak yemekler bu konuda en çok incelenen alanlardan biri. Araştırmalar, daha sık yapılan aile yemeklerinin çocuk ve ergenlerde daha iyi psikososyal sonuçlarla, daha sağlıklı beslenmeyle ve bazı davranışsal sorunların daha düşük görülmesiyle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Ancak burada kritik nokta şu: Masada yalnızca fiziksel olarak bulunmak yetmiyor; yemeğin niteliği, yani sohbet, sıcaklık, dikkat ve çatışmanın düzeyi de sonucu etkiliyor. Nitekim yeni çalışmalar, aile yemeğinin kalitesinin çocukların beslenme düzeni, duygusal sorunları ve akran ilişkileriyle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Yani aynı sofrada oturmak kadar, o sofrada nasıl bir iklim kurulduğu da önemli.

Mesela birçok evde akşam yemeği şöyle geçebiliyor: Televizyon açık, biri telefonda, biri aceleyle yiyor, çocuk bir şey anlatmaya çalışıyor ama tam dinleyen olmuyor. Teknik olarak aile yemeği yapılmış oluyor; ama duygusal olarak ortak bir an üretilmemiş oluyor. Buna karşılık daha sade bir ortamda, “Bugün seni en çok ne güldürdü?”, “Bugün seni zorlayan ne oldu?” gibi iki küçük soruyla bile masa bambaşka bir yere dönüşebiliyor. Çocuk, sesinin duyulduğunu hissediyor; eşler birbirinin gününe temas ediyor; ev yalnızca yaşanan bir yer değil, paylaşım alanı haline geliyor.

Aile rutinleri de sanıldığından çok daha güçlü bir etkiye sahip. Belirli saatlerde yemek yemek, haftada bir yürüyüşe çıkmak, pazar sabahı birlikte kahvaltı hazırlamak, akşam belli bir saatte ekranları kapatmak gibi tekrar eden küçük alışkanlıklar, özellikle çocuklar için güven ve öngörülebilirlik sağlar. Araştırmalar, aile rutinlerinin duygusal düzenleme, davranışsal sonuçlar ve aile yaşam kalitesiyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Özellikle stres dönemlerinde rutinler, aile içinde dengeyi koruyan görünmez bir iskelet gibi çalışıyor.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Kaliteli zaman, sürekli mutlu olmak ya da hiç sorun yaşamamak demek değildir. Her ailede yorgunluk, gerginlik, geçim sıkıntısı, okul stresi, iş baskısı olur. Asıl mesele, tüm bunların ortasında ilişkiyi tamamen ihmal etmemektir. Çünkü bağ, boş zaman olduğunda kurulan bir lüks değil; hayatın yoğunluğu içinde de korunması gereken bir ihtiyaçtır.

Örneğin küçük çocuğu olan çiftlerde çok sık görülen bir durum vardır: Gün, görev paylaşımıyla geçer. Biri çocuğu alır, diğeri yemeği yapar; biri banyoyu halleder, diğeri ödevle ilgilenir. Bir süre sonra ilişki, eş olmaktan çok ekip arkadaşlığına dönebilir. Ekip olmak elbette kıymetlidir; ama duygusal yakınlık kaybolursa, ev düzenli işleyen ama içten içe uzaklaşan bir sisteme dönüşebilir. Bu nedenle çocuklu ailelerde eşlerin yalnızca “iş bölümü” için değil, birbirleriyle tekrar temas kurmak için de bilinçli küçük alanlar açması gerekir. Bazen mutfakta içilen on dakikalık bir çay, bazen çocuk uyuduktan sonra edilen kısa bir sohbet, bazen de birlikte yapılan küçük bir yürüyüş, ilişkiyi canlı tutan şey olabilir.

Çocuklar açısından da anne-babanın birbiriyle kurduğu ilişki çok öğreticidir. Çocuk sadece kendisine nasıl davranıldığını değil, evde yetişkinlerin birbirine nasıl davrandığını da öğrenir. Saygı, sabır, dinleme, özür dileme, ilgi gösterme gibi beceriler çoğu zaman anlatılarak değil, yaşatılarak aktarılır. Evde sürekli gerilim varsa çocuk bunu hisseder; evde sıcak ama gerçekçi bir iletişim varsa onu da hisseder. Dolayısıyla eşler arası kaliteli zaman, sadece çiftin ilişkisini değil, çocuğun ilişki modelini de etkiler.

Bir başka önemli nokta da “çokluk” yerine “odak” meselesidir. Bazen ebeveyn tüm gün evdedir ama çocuğa gerçek anlamda hiç dikkat vermez. Bazen de çalışan bir anne ya da baba, günün sonunda çocuğuyla geçirdiği yirmi dakikada çok güçlü bir temas kurabilir. Kaliteli zamanın özü biraz da burada yatar: Karşındaki kişiye, o an için gerçekten orada olduğunu hissettirmek. Telefonu masaya ters koymak, konuşurken göz teması kurmak, lafı hemen öğüde çevirmeden önce dinlemek, anlatılan şeyi küçümsememek… Bunlar küçük davranışlar gibi görünür ama ilişkinin dokusunu belirler.

Peki bunu günlük hayatta nasıl mümkün kılabiliriz?

Öncelikle beklentiyi gerçekçi tutmak gerekir. Her gün saatlerce aile etkinliği yapmak çoğu ev için mümkün değildir. Ama her gün on beş-yirmi dakikalık bölünmemiş dikkat alanları oluşturmak mümkündür. Akşam yemeğinde telefonsuz oturmak, çocukla yatmadan önce kısa bir konuşma yapmak, eşe gün içinde sadece işlevsel mesajlar değil duygusal temas içeren bir mesaj atmak, haftada bir ortak yürüyüş planlamak gibi küçük uygulamalar uzun vadede büyük fark yaratabilir.

İkinci olarak, kaliteli zamanı “görev” haline getirmemek önemlidir. İnsan bazen “Şimdi ailece verimli zaman geçirmeliyiz” diye o kadar kasılır ki, o anın doğallığı kaybolur. Oysa en güçlü anların çoğu planlı gösterilerden değil, basit samimiyetten doğar. Birlikte menemen yapmak, yolda simit almak, markete giderken çocuğu da yanına katmak, eşle balkonda oturup günün dedikodusunu yapmak… Bunlar küçümsenecek şeyler değildir; hayatın asıl sıcaklığı çoğu zaman burada birikir.

Üçüncü olarak, ekranların aile içi ilişkiye nasıl sızdığını fark etmek gerekir. Teknoloji elbette hayatın bir parçası; ama sürekli bölünen dikkat, özellikle yakın ilişkilerde görünmez bir mesafe oluşturur. Partner bir şey anlatırken telefona bakmak ya da çocuk oyun gösterirken yarım gözle izlemek, karşı tarafta “önemli değilim” hissi bırakabilir. Kaliteli zamanın en temel şartlarından biri, dikkat dağınıklığını azaltmaktır.

Sonuç olarak, eşlerle ve çocuklarla kaliteli zaman geçirmek dışarıdan bakıldığında romantik bir öneri gibi durabilir; ama aslında hem ilişki sağlığı hem de çocuk gelişimi açısından ciddi bir psikolojik ihtiyaçtır. Araştırmalar aile yemeklerinin, aile rutinlerinin, ebeveyn-çocuk ilişkisinin ve eşler arası olumlu etkileşimin koruyucu ve güçlendirici etkilerini tekrar tekrar gösteriyor.

Çünkü aileyi güçlü yapan şey, yalnızca aynı soyadı ya da aynı ev adresi değildir. Asıl güç, “Ben seni görüyorum”, “Seni dinliyorum”, “Seninle ilgileniyorum” diyebilen küçük ama sürekli temaslarda gizlidir. Bazen bir sofrada, bazen kısa bir yürüyüşte, bazen uykudan önce edilen iki cümlede… Hayat büyük anlardan çok küçük tekrarlarla şekillenir. Aile de öyledir. Her gün biraz ilgi, biraz dikkat, biraz samimiyet; çoğu zaman sanıldığından çok daha büyük bir etki yaratır.

                                                                                                                      Tamer ÖZTÜRK

                                                                                                          Sosyolog-Eğitimci