ÖĞRENME NASIL GERÇEKLEŞİR? ZİHNİN BİLGİYİ ALMA, İŞLEME VE KALICI HÂLE GETİRME SÜRECİ
İnsan, doğduğu andan itibaren öğrenmeye başlar. Yürümeyi, konuşmayı, bir yüz ifadesini okumayı, sobanın sıcak olduğunu fark etmeyi, bir insanın ses tonundan kızgın mı üzgün mü olduğunu ayırt etmeyi hep öğrenme sayesinde başarır. Çoğu zaman öğrenmeyi sadece okul sıralarında olan bir şey gibi düşünürüz. Oysa öğrenme, hayatın tamamına yayılmış bir süreçtir. Sabah yeni bir uygulamayı kullanmayı çözmek de öğrenmedir, çocuğun ayakkabı bağlamayı kavraması da, bir ustanın yıllar içinde el becerisini inceltmesi de. Psikoloji ve bilişsel bilimler açısından bakıldığında öğrenme; bilgiyi alma, anlamlandırma, bellekte işleme, tekrar kullanma ve gerektiğinde yeni durumlara aktarma sürecidir. Araştırmalar, kalıcı öğrenmenin yalnızca maruz kalmakla değil; dikkat, anlam kurma, geri çağırma, aralıklı tekrar ve uyku gibi etkenlerle güçlendiğini göstermektedir.
Öğrenmenin ilk basamağı dikkattir. Zihin, çevredeki her şeyi eşit derecede işlemez. Bir bilgiye dikkat verilmediğinde o bilginin kısa süreli işlenmesi bile zorlaşır. Bu yüzden derste açık kitap önünde oturmak ile gerçekten öğrenmek aynı şey değildir. Telefon bildirimleri açıkken kitap okumaya çalışan bir öğrenciyi düşünelim: Gözü satırlarda olsa bile zihni her titreşimde bölünür. Benzer biçimde, bir çalışan yeni bir programı öğrenirken aynı anda mesaj cevaplıyor, müzik değiştiriyor ve toplantı notu alıyorsa öğrendikleri parçalı kalabilir. Bilişsel yük kuramı, insanın çalışma belleğinin özellikle yeni bilgiyle uğraşırken sınırlı olduğunu; gereksiz uyaran arttıkça öğrenmenin zorlaştığını vurgular.
Burada önemli bir ayrım vardır: Bilgiye bakmak başka, onu işlemek başka. Pek çok kişi saatlerce notlarının altını çizdiğinde verimli çalıştığını sanır. Oysa araştırmalar, altını çizme ve pasif tekrarın her zaman güçlü sonuç vermediğini; kişinin bilgiyi kendi zihninden geri çağırmasının çok daha etkili olabildiğini göstermiştir. çalışmalarda, metni tekrar tekrar okumak yerine sonradan kendini test eden kişilerin uzun vadede daha iyi hatırladığı görülmüştür. Yani öğrenme, sadece bilgi almakla değil, bilgiyi zihinden çekip çıkarmakla da kuvvetlenir.
Bunu gündelik hayattan basit bir örnekle düşünelim. Biri size yeni tanıştığınız bir kişinin adını söyler: “Bu arkadaşımızın adı Ahmet.” Siz o anda sadece duyup geçerseniz birkaç dakika sonra adı unutabilirsiniz. Ama “Memnun oldum Ahmet Bey” deyip adı kullanır, biraz sonra kendi kendinize “Az önce tanıştığım kişinin adı neydi?” diye hatırlamaya çalışırsanız bilgi daha sağlam yerleşir. Çünkü hatırlama çabası belleği güçlendirir. Aynı durum ders çalışırken de geçerlidir. Konuyu beşinci kez okumak yerine defteri kapatıp “Bu konunun ana fikri neydi?” diye sormak çok daha öğreticidir.
Öğrenmenin bir diğer temel şartı anlam kurmaktır. Zihin, anlamsız ve bağlantısız bilgileri çabuk kaybeder; ama yeni bilgiyi eski bilgilerle bağlayınca daha kalıcı izler oluşturur. Bu yüzden “ezberlemek” ile “anlamak” aynı şey değildir. Bir çocuk trafik ışıklarını sadece renk sırası olarak ezberleyebilir; fakat kırmızının durmak, yeşilin geçmek, sarının hazırlanmak anlamına geldiğini günlük yaşamda gözlemlediğinde bilgi daha kalıcı olur. Bir yetişkin de yabancı dilde kelime öğrenirken salt liste ezberlemek yerine kelimeyi cümle içinde kullanırsa daha iyi hatırlar. Öğrenme, bilginin zihinde bir yere bağlanmasıyla güçlenir.
Bu noktada tekrarın niteliği devreye girer. Aynı bilgiyi bir gecede on kez okumak yerine günlere yayarak çalışmak daha etkilidir. Buna aralıklı tekrar denir. çalışmalarda, öğrenmenin zamana yayılmasının uzun vadeli hatırlamayı belirgin biçimde güçlendirdiği gösterilmiştir. Özellikle hemen unutulmayacak ama uzun süre de beklenmeyecek aralıklarla yapılan tekrarlar daha verimli görünmektedir. Bunun günlük hayattaki karşılığı şudur: Sınava bir gün kala altı saat çalışmak yerine, altı günü birer saat çalışmak genellikle daha iyi sonuç verir.
Bunu çok tanıdık bir durum üzerinden düşünelim. Direksiyon sınavına hazırlanan iki kişi olsun. Birinci kişi, sınavdan önceki gece bütün kuralları topluca gözden geçiriyor. İkinci kişi ise bir hafta boyunca her gün kısa kısa çalışıyor; trafik levhalarını ayrı günlerde tekrar ediyor, hatalı olduğu noktaları not ediyor. Çoğu zaman ikinci kişinin bilgisi daha dayanıklı olur. Çünkü beyin, unutmaya yüz tutan bilgiyi yeniden çağırdıkça onu daha kıymetli sayar. Öğrenmede biraz unutmak bazen kötü değil, faydalıdır; çünkü yeniden hatırlama belleği güçlendirir.
Öğrenmede hata yapmanın rolü de çoğu zaman yanlış anlaşılır. Pek çok kişi hata yaparsa başarısız olduğunu düşünür. Oysa uygun geri bildirimle birleşen hata, öğrenmenin güçlü bir parçasıdır. Kişi neyi bilmediğini fark ettiğinde zihni daha seçici çalışır. Örneğin matematik sorusunda her seferinde aynı yerde hata yapan bir öğrenci, o adımı fark edip neden yanlış yaptığını incelerse konuyu yüzeysel geçen bir öğrenciden daha sağlam öğrenebilir. Benzer biçimde, mutfakta ilk kez yemek yapan biri tuzu fazla kaçırdığında ya da kıvamı tutturamadığında, bir sonraki denemede ayrıntıya daha fazla dikkat eder. Öğrenme çoğu zaman kusursuz başlamaz; deneme, yanılma ve düzeltmeyle derinleşir. Bu anlayış, etkili öğrenme teknikleri incelemelerinde de desteklenmektedir.
Bir başka kritik unsur uykudur. Gün içinde edinilen bilgilerin kalıcı hâle gelmesinde uykunun önemli bir rolü vardır. Bellek araştırmaları, yetersiz uykunun hem yeni bilgiyi öğrenmeyi hem de öğrenilenleri pekiştirmeyi olumsuz etkileyebildiğini göstermektedir. Başka bir deyişle, sabaha kadar uykusuz kalıp çalışmak her zaman daha çok öğrenmek anlamına gelmez. Hatta kimi zaman tam tersine, öğrenilenlerin yerleşmesini zorlaştırır. Özellikle gece iyi bir uyku sonrası bilgiyi hatırlamanın daha kolay olması bu yüzden şaşırtıcı değildir.
Gündelik hayatta bunun örneklerini sık görürüz. Yeni işe başlayan biri, ilk gün yüzlerce bilgiyle karşılaşır: şifreler, prosedürler, isimler, ekranlar, görev sıraları. O günün ardından yeterince dinlenmeden yeniden yoğun bilgi akışına girerse ayrıntılar birbirine karışabilir. Ama iyi bir uyku sonrasında bazı şeylerin “yerine oturmuş” hissedilmesi sık rastlanan bir durumdur. Öğrencilerin “Dün anlamamıştım ama sabah daha net geldi” demesi boşuna değildir. Uyku, öğrenmenin sessiz ortağı gibidir.
Öğrenmede duygular da sandığımızdan daha etkilidir. Aşırı kaygı, dikkat kaynaklarını daraltabilir; ölçülü ilgi ve merak ise öğrenmeyi kolaylaştırabilir. İnsan genellikle kendisi için anlamlı bulduğu, duygusal olarak bağ kurduğu ya da işe yarar gördüğü bilgileri daha iyi hatırlar. Bir çocuğun sevdiği bir futbolcunun istatistiklerini ezbere bilmesi ama tarih dersindeki yılı unutması, yalnızca zekâ farkından değil ilgi farkından da kaynaklanabilir. Bu nedenle öğrenilecek şeyi kişisel hayatla ilişkilendirmek çok önemlidir. “Bu bilgi benim ne işime yarayacak?” sorusu küçümsenmemelidir; çoğu zaman öğrenmenin kapısını açar. Çalışma belleği ve dikkat üzerine araştırmalar da anlamlı odaklanmanın öğrenmede belirleyici olduğunu desteklemektedir.
Peki etkili öğrenme için nelere dikkat edilmelidir? Öncelikle, uzun ve kesintisiz çalışma her zaman verimli değildir. Zihnin dikkat kapasitesi sınırlı olduğu için kısa ama odaklı çalışma çoğu zaman daha değerlidir. Bir konuyu çalışırken önce genel çerçeveyi görmek, sonra parçaları anlamak, ardından defteri kapatıp kendi cümlelerinle anlatmak iyi bir yöntemdir. İkinci olarak, tek seferde yüklenmek yerine çalışmayı zamana yaymak gerekir. Üçüncü olarak, sadece okuyup geçmek yerine soru çözmek, anlatmak, yazmak, örnek üretmek gibi etkin geri çağırma yolları kullanılmalıdır. Dördüncü olarak, öğrenilen bilgi günlük hayatla ilişkilendirilmelidir. Beşinci olarak da uyku, beslenme ve dikkat ortamı küçümsenmemelidir; çünkü öğrenme sadece zihinsel bir iş değil, aynı zamanda biyolojik bir süreçtir.
Bir öğrenci için bunun pratik karşılığı şöyle olabilir: Tarih konusunu iki saat boyunca renklendirerek okumak yerine, önce 25 dakika çalışmak, sonra beş dakika ara vermek; ardından kitabı kapatıp önemli olayları sırayla yazmak; akşam kısa bir tekrar yapmak; iki gün sonra yeniden kendini sınamak. Bir çalışan için karşılığı şudur: Yeni bir bilgisayar programını öğrenirken kılavuzu ezberlemeye çalışmak yerine, küçük görevler üzerinden denemek, yaptığı adımları sesli anlatmak ve ertesi gün yeniden uygulamak. Bir ebeveyn için karşılığı ise çocuğa “Çalış” demekten çok, “Bana kendi cümlelerinle anlat” demek olabilir. Çünkü anlatmak, öğrenmenin aynasıdır.
Öğrenmenin önündeki yaygın tuzaklardan biri de aşinalığı bilgi sanmaktır. Bir sayfayı gördüğümüzde “Bunu biliyorum” hissine kapılabiliriz; çünkü gözümüz onu tanır. Fakat gerçekten bilip bilmediğimiz, o bilgiyi yardım almadan açıklayabildiğimizde anlaşılır. Bir konuyu okuyunca tanıdık gelmesi, onu zihinden üretebileceğimiz anlamına gelmez. Bu yüzden kişi kendine şu soruyu sormalıdır: “Ben bunu gerçekten biliyor muyum, yoksa sadece görünce tanıyor muyum?” Etkili öğrenme teknikleri üzerine yapılan derlemeler, öğrencilerin çoğu zaman işe yarar gibi görünen ama daha az etkili yöntemlere yöneldiğini göstermektedir.
Sonuç olarak öğrenme, sadece tekrar etmekten ibaret değildir. Dikkatle başlar, anlamla derinleşir, geri çağırmayla güçlenir, zamana yayılan tekrarlarla kalıcılaşır ve uyku ile pekişir. Gündelik hayatta iyi öğrendiğimiz şeylere baktığımızda bunu açıkça görürüz: sık kullandıklarımızı, bizim için anlamlı olanları, gerektiğinde hatırlamaya çalıştıklarımızı ve deneyimle ilişkilendirdiklerimizi daha iyi öğreniriz. Bu yüzden öğrenmenin sırrı “daha uzun çalışmakta” değil, “daha doğru çalışmakta” gizlidir. İnsan beyni, bilgiyle temas ettikçe değil; bilgiyle uğraştıkça, onu geri çağırdıkça ve yaşamın içine kattıkça gerçekten öğrenir.
Tamer ÖZTÜRK
Sosyolog-Eğitimci


